Gökkuşağından ayrı günlerin, nefes almakta zorlandığı zamanlardı...
Kalabalıktı şehir...
Kalabalıklığı kadar yalnız...
Suskun anlar tüketiliyordu repliklerde.
Sesli harfler firar edeli nice olmuştu geceden.
Kelimeler eksik kalıyorlardı o yüzden.
Ve sırf bu yüzden,
doğmadan ölüyordu cümleler...
Kaldırım kenarlarında oturuyorlardı küçük çocuklar.
Balonları patlak.
Salıncaklarının zincirleri kopuk.
Elma şekeri mi?
Hangisinin zihninde kalmıştı ki adı ve tadı?
Hatırlamaya çalıştıkça, kanıyordu çocuk gözleri.
Şanslı değillerdi,
renksizdi şehir onlar için...
Gökkuşağını hiç görememişlerdi...
Kimileri unutuyor, kimileri öğreniyordu.
Hayat illaki sobelenilen bir oyundu, bunu kimse bilmiyordu...
Parmak uçları üzerinde sessizce yürüyordu kadın.
Unutanların arasına gidiyordu.
Hoyrat rüzgarın, yüzüne attığı tokatlar dengesini bozuyordu.
Islanıyordu.
Islandıkça, kurutuyordu iyiliğe dair ne varsa içinde.
Kurutmaya çalıştıkça, daha da yoruluyordu.
Yoruldukça koşuyor,
koştukça düşüyordu.
Her düşmede biraz daha yaralanıyor,
yaralandıkça küfrediyordu.
Bildiği tüm sözcükler,
şu an çıktığı kapının ardında yalvaran gözlerle ona bakıyordu.
Bakıyordu kadın.
Gülümsüyordu hepsine.
Topuk seslerini de alarak yanına, karışıyordu şehre.
Karşı pencerede duruyordu adam.
Biriktirdiği senelerinin ağırlığı, kalbini zorluyordu.
Yalnızlığının eli böğründe, öylece duruyordu saatlerce.
Saatler, hiçbir anlam ifade etmiyordu zihninde.
Ölüm.
Durduruvermişti zamanını seneler önce.
Kadının ince bileklerine takılmıştı gözleri.
Titrek, kırılgan, narin...
Bir zamanlar... diye geçirdi içinden;
bakışlarını kaldırım kenarındaki,
küçük kız çocuğunun kendinden büyük hüzünlü gözlerine teğet geçirirken.
Hangi yöne dönülse, aynı sahnelere çarpılıyordu artık şehirde.
Tüm hayatlar birbirlerine benziyordu.
Çocuklar oyundan yoksundu.
İhtiyarlar çoktan çekilmişlerdi sokak aralarındaki parklardan.
Benzer replikler,
benzer sessizlikler...
Faili meçhuller,
meçhul failler...
Renksiz...
Kokusuz...
Tatsız...
Sessiz...
En çok da kimsesiz...
...
..
.
Böyle bir anındaydı şehir;
Gökkuşağından ayrı günlerin,
nefes almakta zorlandığı zamanlardı...
Kalabalıktı...
Kalabalıklığı kadar yalnız...
Sonra,
birden...
Bir el dokundu zamansız...
Bir ses, salıverdi tüm sesli harfleri...
Kelimeler belirir oldu...
Hecelemeye başladı gece,
konuşmayı yeni öğrenen bir bebek misali...
Birileri yenilemeye başladı salıncakların zincirlerini...
Yalnızlık yok etmeye başladı kendini...
Elma şekerleri daha büyük yapılabilirdi belki...
Replikler, bir bir baştan yazılıyordu sanki...
Baştan yazılıyordu;
Gülüşler...
Renkler...
Kokular...
Tatlar...
Sesler...
Bir elin dokunuşunda yeniliyordu kadın kendini.
Sığınıyordu.
Sığındıkça ısınıyordu.
Isındıkça ışıyordu.
...
..
.
Gökkuşağı,
küçük fotoğraf karelerinde odaları aydınlatıyordu.
Yaşlı adam,
çocuklara masallar anlatıyordu.
Kadın,
kahvaltı sonraları iki kişilik kahveler yapıyordu.
.
..
...
önüm,
arkam,
sağım,
solum
SOBE...
for my kuzu

--
All in all, I'd say,
the world is strangling.
-Anne Sexton
--
...
--
...
--
arrogance diminishes wisdom.
--
...
--
[link]
--
...
--
un lapso momentáneo de la razón
arte surreal
--
...
--
my graphic design account: [link]
-----------------------
grafik tasarım adresim: [link]
--
...
Previous Page12345...Next Page